Bir Gün Bir Fener, Bir Piskopos ve Bizim Temel...📚
Şaka şaka. Laz uşağu Temel yok bu yazıda. Ama fener de var, piskopos da. Çok ayrıntı veremeyeceğim kendileriyle ilgili, zira Burak Görün'le Şubat ayı Youtube podcast'imizin konusu kendileri. Son birkaç gündür her gece Virginia Woolf'la yatıp her sabah Willa Cather'la kalkıyorum desem yeridir, zira öngöremediğimiz birtakım mecburi durumlardan ötürü kayıt gününü erkene çekmemiz gerekti ve tam o sırada okul açılıp benim dersler de başlayınca kırk Çarşamba bir araya geldi.
Neyse, hallederiz, sıkıntı yok. Elif'in 1994-1998 arası İngiliz Edebiyatı öğrencisi modeline dönüş. Sınava az bir zaman kala, son dakika da olsa sonuna kadar didik didik okunan romanlar. Miniminnacık bir sorun var: o Elifcik 19 yaşında, bu Elif artık cik değil, 49 yaşında.😂
Yukarıdaki görseli de aslında kitapları okumam gereken süreden çalıp resim atölyesine gittiğimde yaptım. Malum deniz fenerimiz, yanına da bir küçük kilise şıftırttım, oldu mu iki kitabın yüzeysel bir özeti. Oldu bence.
Madem gecenin on birinde kitaplarımı okuyup hızlıca uykuya geçmem gerektiği halde birtakım sinir bozuklukları yüzünden hâlâ ayakta ve dahi buradayım, başka kitaplardan da bahsedeyim bari. Hangi? Bu sabah bir anlık kararla sipariş verdiğim. Evet ahali. Yine. Dayanamadım. Mecbur kaldım. Mecbur bıraktılar. Almam gerekti. Öyle işte. Paket gelsin onları da paylaşırım (Neden? Kutu kutu kitaplarım var hadi birlikte açalım videosu mu çekeceksin youtube'a elif?) Aman aman, Allah korusun. Ne anlamsız, ne gereksiz.
Dün (ya da önceki gün, emin değilim zira okul açıldı Elif'in günleri şaştı) "Kargonuz yola çıktı" diye mesaj geldi. Ne kargosu yahu, kimden, neden, noluyo. Evde değilim. Aradılar. "Geldik nirdesiniz?" "Şey ben işteyim, market var oraya pliz." "Taam abla markete bıraktım."
Akşam mahalle bakkalımıza uğrayıp aldım paketi, açtım beş adet gıcır gıcır kitap. Çevirisini çok uzun yıllar önce yaptığım bilim felsefesi kitabı. Kitabın hakları üç yıl önce başka yayınevine geçmiş meğer, eposta atmışlar bana, "sizin çevirinizle yayımlamak istiyoruz, ne dersiniz" diye. Olur dedim tabii ki, onca emek. Hele ki hiç anlamadığım bir konuda bir cesaret aldığım, ama hayatımda yaptığım en zor çeviri ünvanını başka kitabın aşması çok zor olan bir çalışma söz konusuyken.
Bu yazıyı yazarken bir yandan çok özlediğim ilk dönem öğrencilerimle mesajlaşıyorum, bir yandan gecenin köründe ne gerek varsa haber falan okuyorum. Ve az önce, gençliğimin benim için en önemli dizilerinden Dawson's Creek'teki Dawson'ı oynayan ve uzunca bir süredir kanserle savaşan James Van Der Beek'in öldüğü haberi çıktı karşıma. 48 yaşında. Kırk sekiz. Benden bir yaş küçük gibi görünse de, aynı yıl doğmuşuz. 1977. Benim doğumgünüm Ocak'ta olduğu için kırk dokuz olabilmişim, o ise Mart'taki doğumgününü göremeden göçmüş gitmiş.
Çocukluğumun, gençliğimin aktörleri, şarkıcıları, yazarları bir bir gidiyor. Kimi yaş haddinden, hadi o neyse, kaçınılmaz son; ama bu bizlerle yaşıt olanlar, çok erken gidenler? Gündüz de severek izlediğim aktörlerden Kanbolat Görkem Arslan'ın ölüm haberini üzülerek okumuştum. Daha 46 yaşında. Kırk altı.
Hep dönüp dolaşıp ölüme mi geliyor konu hayatta?
Elifcim çünkü hayat dönüp dolanıp ölüme mi bağlanıyor acaba eninde sonunda? Ha canım? Bi düşün gülüm.
Düşündüm. Tamam. Bu yazının bitme vakti geldi. Gece gece bunalıma girmeden, uykum daha da kaçmadan.
Yorumlar
Yorum Gönder