Gece Yazısı 🦌



Uykum yok. Halbuki kahvemi ta sabah içtim ve gün içinde başka çay-kahve içmedim. Dolunay da geçti. Neden böyle cin gibiyim?

Belki bugün tüm haftanın koşturmacasının acısını çıkarıp fazlaca dinlendiğim için enerji kendini tüketemedi. Üç gün sonra babam gideli tam altı ay olacak, belki onu fark etti bünye. Belki masamda olmayı özledim. Halbuki sabah hep buradaydım, önümde çizim kalemlerim, boyalarım, defterim, salonu dolduran müzik eşliğinde saatlerce oturdum. Nedense neden, yok işte uykum. 

Bir süre önce başladığım resim atölyesine hâlâ devam ediyorum. Geçen hafta yine gribimsi bir şey olmayı başarınca gidemedim, ama dün gittim ve çok keyif aldım. Hocam - Didem Hoca - benim yaşlarımda ve haliyle bize atölyede eşlik eden müziklerden tutun da verdiği örneklere, anlattığı pek çok şeye kadar bizim dönemlerin insanı. Tatlı-sert bir hoca, tam sevdiğim gibi. Kendinden emin, disiplinli ama karşısındakini boğmayan, gerektiğinde eleştiren, gerektiğinde de "eğlenmeyi de unutmayın ama hocam, kasıldınız yine" diyebilen. Sayesinde elimin tutukluğunu atıyorum. Çok yavaş, gerçekten yavaş. Tutukluğun en büyük sonucu uzundur yazamamam, Köşe okurlarının malumu. Zaten bu resim atölyesine başlama sebeplerimden biri de o tıkalı yaratım kanallarını sözcükler dışında bir şeyle açmak. Ama şaşırıyorum. Sözcük yok, tamam, ama çizgi de tutuk. 

Didem Hoca'nın ben her gerildiğimde söyledikleriyle kendimi öğrencilerime cesaret vermeye çalıştığım anlarda buluyorum: gerçekten uzaklaşmadan, hayal kurdurtmadan, ama kendilerini dövmelerine de izin vermeyerek. Bir de düzenli yazıp öykülerimi bitirmeye, roman taslaklarımı ilerletmeye çalıştığım ilk dönemlere dönüyorum çokça. Nasıl zorlandığımı, elim-dilim-zihnim-ruhum eş zamanlı açılıp da sular kesintisiz çağıldamaya başlayana dek hissettiğim o sıkışıkmışlık hissini. Ve ufak ufak, kendini azarlamadan, olduğu kadarla yetinirken hep "keyif almayı" hatırlayarak ilerlemenin önemini. Bunu nasıl da unuttuğumu.

Az önce saatin 00:00'ı göstermesiyle sona eren hafta, bu dönemki öğrencilerimle de son haftamızdı. Herkes katılamasa da güzel bir akşamüstü buluşmasıyla vedalaşmadan vedalaştık. Bu hafta ortalaması tutanların büyük sınavı var, sonra ver elini kırpıla kırpıla kuşa döndürülmüş kısacık sömestir tatili. 

Geçtiğimiz hafta, bir aydır yapmaya başladığım pilatese eski sevdam yogayı da tekrar ekledim. Yeni bir stüdyo buldum kendime. Güzel havalarda 20-25 dakikada yürüyebileceğim, şimdiki gibi soğuklarda da dolmuşla en fazla 10 dakikada ulaşabildiğim. Bu ara çoğunlukla kendimdeyim, daha doğrusu kendime dönme çabasındayım ve neyin iyi geleceğini biliyorsam balık kokusu almış aç ve üşümüş bir kedi gibi sorgusuz ona yöneliyorum,  yorgun ve isteksiz olduğumda bile.


Yerdeniz Büyücüsü'nün çizgi romanı çıkmış. Dost Kitabevi'nde çizgili kitap raflarında dolaşırken buldum. 750 TL olmasaydı alacaktım da. (Öfkeli Şirin emojisi var burada.) Hayır verilir yani icabında elbette, ama sinirleniyorum cidden. Alacaksam da böyle gıcık olmuş hissetmediğim, artık nelere vermiyoruz ki elifcim yedi yüz elli teleyi diyecek umursamazlıkta olduğum bir anda almak istiyorum. Yani ben de çeviri yapıyorum, kitap yazıyorum, evet, hakkımız elbette yenmesin eyvallah, ama okur alamazsa kim okuyacak bu yazılanları çizilenleri allah aşkına bi deyiverin bana. Rafları süslesin diye mi yaratılıyor bunca güzellik. Peh ki peh.

Babama söylesem "Takma kızım bu kadar," derdi. Bu ara çok düşüyor babam aklıma. Sesi geliyor kulağıma, muzip gülüşü geliyor gözümün önüne, bazen kızgın bazen hüzünlü bakışları. Özlüyorum. Çok özlüyorum. Çocukluğumda hem çok düşkün olduğum hem de çok korktuğum, ergenliğim boyunca çok öfke duyduğum, genç kızlığım ve genç yetişkinliğim boyunca sık sık didiştiğim ama hep bir şekilde yanımda olduğunu en zor zamanlarımda gördüğüm o adamı özlüyorum. Artık hiç düşünmediğimi sandığım bazı şeyleri bir gün yazacağım, biliyorum içten içe. 

Çoğu yazarın ilk kitabı otobiyografik olurmuş, öyle derler genelde, benim ilk kitabımınsa benimle ilgisi yoktu. Gerçekten keyifle uydurduğum, yarattığım bir evrenin ben olmayan kahramanının hikâyesiydi Uyuşma. Ama 2025 yazında başladığım minicik ve çok basit bir hikâye, çocukluğumla ilgili çözdüğümü sandığım ama hâlâ zihnimde canlı olduğunu fark ettiğim bazı anıları ve duyguları çıkardı açığa. Çocukluk korkularımı. Karanlık, böcekler, dev gibi büyüyen gölgeler, fısır fısır sesler, ışıksız geçitler.

Sonra elif neden hep kuyu yazar, tünel çizer. Büyük elif'in çıkmazları değil ki bunlar sadece; küçük elif'in o dönemde içinden çıkamadıkları, anlam veremedikleri, ürktüğü, dışarıya hiç ama hiç belli etmese de geceleri uykularını kaçıran.


Şu fotoğrafta gördüğünüz güzel beyaz geyikle bakışıyorum bu ara sık sık. Bana söyleyeceği bir sır varmış gibi bakıyor bir yandan, bir yandan da her an arkasını dönüp şeffaf küresinin içinde gözden kaybolacakmış gibi duruyor. Bekliyorum benimle konuşmasını. Bugüne kadar ilham perisi diye bir şeye hiç inanmadım; ama "rehberlere" hep inandım. Uyuşma'da en "benden" olan şey rehberler belki hatta. Kimi rüyalarımda geldi, kimi hayatın tam ortasında. Kimi kedi olup masama, kimi kumru olup pencereme, kimi martı kılığında baktığı göğe. Ursulacığım da gelmişti bir seferinde, yıllar önce, o takkeye benzer saç kesimiyle, sapsarı bir arazinin, tozun dumanın ortasında. Devam et, demişti, sakın bırakma. Devam etmiş ve asla bırakmamıştım. 

Rehberler, canım rehberler, çıkın artık saklandığınız kuytulardan, uzundur yattığınız kış uykusundan.

(O sırada hep bir ağızdan rehberler):

elif, 
canım elif,
çık artık saklandığın kuytudan,
uzundur yattığın 
ve çok üşüdüğün 
derin kış uykundan.
✨ 🦌🦉🐉 🐈 🧚‍♂️ ✨

Yorumlar