Kahvenin Gizemi ve "Boş Vakit" Üzerine ☕️
Üstünde kahve yazsa da içinde çay olan karton bardağımla hepinize günaydın. Ankara'da hava güneşli ve az bulutlu, sabahın bu saatinde de epey serin, ama güzel.
Yıllardır alıştığınız ve sevdiğiniz bir şeyden vazgeçmek kolay olmuyor çoğu zaman; ama bazen de bir süredir beden/zihin kendini hazırlamış mı oluyor nedir, sandığınız kadar zorlanmadığınızı fark edip şaşırıyorsunuz. Ben kahveden bahsediyorum, siz artık ne anlarsanız. Kahveyi (en azından bir süreliğine) bırakmamın iyi olacağı söylendi katıldığım bir eğitimde. Bırakmadım. Gün içinde tükettiğim saati değiştirip tok karna içiyorum, bir de nispeten azalttım. Nispeten, zira benim kadar koyu ve sert kahve içen birinin bir anda çay renginde sulu kahve içmesi beklenemez sanırım. Yoğunluğunu ve bardak sayısını azalttım diyelim.
İlginçtir ki çok önceden, yıllar yıllar önce sabah kahvesi içenlere özenip denediğimde çarpıntım tavan yapmış, midem bulanmıştı ve çok uzun bir süre tekrar denemeye cesaret edemedim. Sanırım bundan 10 yıl falan önceydi, tekrar bir deneyeyim dedim ve sonuç: mis. Ne bulantı, ne çarpıntı, ne başka olumsuz bir şey; üstüne cin gibi bir zihin ve ağzımda saatlerce kalan nefis acı bir tat. Bazı geceler uykuya dalma sebebim: "Sabah olsa da kahve içsem." Şaka değil.
Öykü/roman yazma işine sağlam mesai harcamaya başlamamın aynı dönemlere denk geliyor olması tesadüf mü bilmiyorum. Ama yıllarca koyu sabah kahvesiyle derin yazı seanslarının bir arada gittiği sugötürmez bir gerçek. Tabii bunda aynı dönemlerde okulda öğleden sonra dersleri seçip sabahlarımı kendime ayırabilmeye başlamamın da etkisi yok değil. (Bu "aaaa yarım günün boş muuuuuu negzeeeeel" konusuna birazdan geleceğim.) Fransa'da yaşayan ve son dönemde pek görüşemediğimiz için cidden çok özlediğim canım arkadaşım Özge'nin Meltem Dağcı'nın sorularına cevap vererek beni anlattığı şu söyleşide mesela, "vazgeçemediğim ritüellerden biri" olarak anılmış: Yazarın Odası: Elif Derviş
Bunları yazarken düşünüyorum da, belki de çok yoğun ve odaklı şekilde yazabildiğim dönemde sabah kahvesi hayatıma girdiği için ikisi bende bütünleşmiş ve "birleşik" bir sabah ritüeli halini almıştır. Ve son bir yıldır eskisi kadar odaklı/düzenli yazamamanın sonucunda sabah kahvesi bir nevi yalnız başına kaldığı için, azaltmak, saatini değiştirmek, yazı masamda değil de termosuma koyup öğle saatlerinde okulda içmek o kadar da acılı gelmiyordur belki, kim bilir.
Şimdi mesela, dersim öğleden sonra olduğu halde tebdilimekânda ferahlık vardır diye çalışmak için sabahın köründe okula geldim, en sevdiğim kantinlerden birinin bahçesinde çay eşliğinde kahvaltımı ettim, tam bilgisayarı açmıştım ki üşüyünce içeri girmeye karar verdim ve bu yazının ikinci meselesine geçmeden bir koyu kahve alıp geri geleceğim. Bekleyiniz pliz.
Geldim. Beklediniz di mi.😋
Bu sefer kandırıkçılık yok, bardaktaki cidden kahve. Kendi yaptığım gibi güzel değil elbette, gereksiz bir koyuluk ve yanık, acı bir tat. Yapacak bir şey yok, mükemmel miyiz ki mükemmeli arayalım?
Geçelim yazının ikinci kısmına. Bu konuyu daha önce buraya yazdım mı hiç hatırlamıyorum. "Ay ne güzel, ne çok boş vaktin var," meselesi. Tilt oluyorum vallahi billahi. TDK'ya baktım şimdi, tilt olma diye bir şey çıkmadı. Ama benim lûgatımda epeydir var. İlk kez duyan varsa, gıcık olmak, sinir olmak.
Şöyle ki. Ben malumunuz ODTÜ'de İngilizce Hazırlık hocasıyım. Ve bizim bölümde dersler, daha doğrusu kurlar yarım gün. Yani okulda elbette sabahtan akşama kadar ders var, ama görevi sadece İngilizcelerini geliştirip Hazırlık Atlama Sınavı'nı geçmek olan öğrenciler haliyle 8:30-16:30 İngilizce dersi görmüyor, göremez, saçmalığın daniskası olurdu bu zaten. Durum böyle olunca da o dönem seçtiğiniz kura göre ya sabahtan öğlene, ya öğlenden akşama oluyor dersleriniz. Ve evet, görünüşte kalan yarım gün "boş" oluyor.
2003'ten beri ODTÜ'deyim ve bu süre zarfında iş yoğunluğundan şikayet ettiğim pek olmamıştır, zira hem başka insanların çalışma koşullarını biliyorum (misal eşim günde 12 saat ve çok ağır koşullarda çalışıyor), hem de kendim de öğretmenlik hayatıma dershanede hafta sonları dahil çalışarak başlamış ve sonrasında yine hafta sonlarını bile kurslarla dolduran güzide bir özel okulda devam etmiş biriyim. Haftanın en az 6 günü (zaten maksimumu yedi!) çalıştım yani bir dönem. Ama o dönemde bile, yani tüm gün ve çok yoğun şekilde derse girer çıkar şekilde çalışırken bile yazı ve kitap çevirileri vardı hayatımda. Başka şeylerden vazgeçip istediğim yolda ilerlemenin bir yoluydu bu yoğunluk. O yüzden şikayet etsem de, kendim ettim kendim buldum kafasına dönmem çok hızlı oluyordu.
ODTÜ'de de yıllarca haftasonu kurslarında ve hafta içi (yukarıda bahsettiğim) günlük zorunlu ders yüküm dışında, oğlumun okul masraflarını karşılamak için yine haftanın beş günü proje tabir ettiğimiz ekstra derslerde görev aldım. Bundan da şikayet etmedim, çünkü anlamsızdı. Para gerekiyordu ve ben daha yoğun çalışmak zorundaydım. Bu kadar net.
Sonra oğlum büyüdü, tamamen kendi çalışkanlığı ve başarısıyla burslar kazandı ve farkında bile olmadan benim tekrar kendime vakit ayırabilmeme vesile olacak kadar rahatlattı beni. Tabii bu demek değil ki ekonomi düzeldi, hayat koşulları kolaylaştı, kazandığımız para durduğu yerde durabildi ya da bize ekstrasını kazandırdı. Ama en azından bir nefes alabildim diyelim.
Ve o dönemde, yani birkaç yıl önce, çalışma hayatının başından itibaren tüm iş yerlerinde hep çok erken saatlerde işe gitmiş biri olarak, yıllar içinde kazandığım kıdemin de yardımıyla (dile kolay 27 yıllık öğretmenlik var serde), ilk defa kendi isteğimle öğleden sonra dersi seçme şansım oldu. Seveceğimi sanmıyordum, zira sabah insanıyım cidden ve uykulu da olsam hep erken kalkarım. Ama sevdim. Eşim işe, oğlum okula gittikten sonra sessiz evde kendime inşa ettiğim minicik yazı köşemde kedimle birlikte oturmaya, yazmaya, okumaya hemen alıştı bünye. Yazılarım canlandı. Zihnimin o en uykulu ama bir o kadar her şeye en açık saatlerinde ders anlatmak yerine sessizce kâğıda bir şeyler dökmek inanılmaz olumlu bir etki yarattı yaratıcılığım üstünde. Sonuç, son on yılda beş yeni çeviri, biri yayımlanmış diğeri yayıma hazırlanan iki roman, bir öykü kitabı, basılı/dijital çeşitli mecralarda çıkan yazılar ve öyküler ve beraberinde gelen güzel ödüller.
Ve ben kendimi fazla ve gereksiz sosyallikten, anlamsız buluşma ve eğlencelerden uzak tutup bunları yaparken, "ne güzel, yarım gün çalışıyorsun," diyen bir tuhaf kitle. Ve "arkadaşlardan" oluşuyor bu kitle. Çok ilginç değil mi? Tuhaf tuhaf diyaloglar: "Hadi senin sabahın boş kahve içelim / Sabah çalışmıyordun değil mi, kahvaltıya gidelim mi? / Ya boşver sonra da yazarsın bi buluşalım" ve türevleri. Ben görüşmek istediğimde kendileri hep "çok yoğun" ama ben çalışıyorum, yoğunum, vaktim yok, yorgunum dediğimde "e dersin öğlen diil miydi" şeklinde azımsamalar. Arkadaş, oturduğunuz yerden dudak bükeceğinize, çalışın siz de girin ODTÜ'ye madem bu kadar kolay, bu kadar rahat? Size kalan birkaç saatte de eminim (!) çok verimli şeyler yaparsınız.
Yanlış anlaşılmasın (ya da anlaşılsın çok da şey), kimsenin işine gücüne ya da benden daha sıkışık ya da rahat olmasına bir şey dediğim yok, demem de zaten, bana ne. Beni benim hayatım bağlar. Ama bir yandan takdir ediyor görünüp "(ya sen ne ara yaptın bu çevirileri, ne ara kitap yazdın bıt bıt... Aferin bile diyen oldu ya, aferin dedi kadın bana öykü yarışmasında ödül almışım diye. 😂 OK, Allah razı olsun bacım) bir yandan da "e tabii çok boş/bol vaktin var" imaları insanın canına tak ediyor bir noktada. Haseti, başkasının yaptığı işi küçümsemeyi, bilmediği, hatta hiçbir fikrinin olmadığı bir hayat hakkında ahkâm kesmeyi, akıl fikir dağıtmayı hiçbir zaman anlayamadım. Bir de beni edebiyat camiasının "içinde" sanıp kişisel çıkarı için samimiyet kurma çabasına giren ve bunun paçalarından akmadığını sanıp zekâmı küçümseyen şaşkınlarla, Bilgi Yayınevi'ne yıllardır çeviri yaptığım için roman/öykü dosyalarımın hiç değerlendirmeden geçmeden hop kabul edilip basıldığını sanan şuursuzlar var, ama onlara yer kalmadı bu yazıda maalesef.😅 Her bir kitap dosyamın "kabul edilip edilmeyeceğini" öğrenmek için 7-8 ay - hepsi için ayrı ayrı - bekledim yahu, insaf!
Ursula K. Le Guin'in denemelerinden oluşan "Boşa Geçirilecek Vakit Yok" adlı kitaptaki aynı adlı yazısını bulursanız okumanızı öneririm. Kendisine gönderilen bir anketteki "Boş vakitlerinizde neler yaparsınız?" sorusu karşısında düşündükleri ve şaşkınlığı üzerine. Nefis bir yazıydı. Kitapla ilgili Kayıp Rıhtım tanıtımını da bırakayım şuraya: Le Guin’in Ödüllü Denemesi “Boşa Geçirecek Vakit Yok” Artık Türkçe
Yazıyı sonlandırırken bi gülme geldi ya dostlar. :) Bu yazıyı yine beni en iyi bilen ve anlayanlar okuyacak, bahsi geçen cinsler sosyal medyada kendileriyle ve başkalarıyla uğraşırken burayı görmeyecek bile. Ha görse de üstüne alınır mı, o da ayrı mesele.
Şimdi gideyim de boş olmayan zamanımda çalışıp işe yarayayım biraz.🤪😂
İmza:
Boş Gezen ama Boş Duramayan Bir İşkolik


Yorumlar
Yorum Gönder