Arkadaş-lık 👭
Arkadaşlık konusu benim için hep sancılı olmuştur niyeyse. Çocukluğumdan beri desem yeridir. Ben ne kadar özen gösterirsem göstereyim bir türlü olmaz nedense. Büyük uğraşların sonunda da -büyük uğraştan kasıt emek verilen yıllar- kalbim hissetmekten, zihnim düşünüp sorgulamaktan, çözüm aramaktan yorulur ve neticesinde bedenim de ruhum da yavaş yavaş uzaklaşır. Çoğunlukla geri dönmemek üzere; bazen bir süre daha kendini süründürerek her şeyi tüketene kadar. Hemen her yakın arkadaşlığımda yaşadım sanırım bunu maalesef. Hâlâ da yaşıyorum, ama artık kendime daha az zarar vererek, kendimi çok daha az üzerek, mümkünse de hiç üzmeden. Olabildiğince.
İncelikli, anlayışlı, düşünceli vs olmanın uzun vadede çok da bir anlamı olmadığını gördüm yıllar içinde; zira sanırım arkadaşlığın süresi uzadıkça bu özellikleriniz bir "default" (varsayılan durum/özellik) sayılmaya başlıyor. Bu dediğimi açıklamaya çalışayım. Yıllar geçtikçe, neredeyse her zor döneminde yanında olmaya çalıştığınız insanlar için bu "ya bak hâlâ yanımda, sağ olsun" şeklinde değil de, ya zaten normali hep sizin ihtiyaç anında onların yanında olmanız ama siz ihtiyaç duyunca onların ortadan yok olması normalmiş gibi bir algı, veya aman bu da yine mi gelmiş akıl fikir dağıtıyor modunda oluyor sanki. Bilmiyorum tam ifade edebildim mi aklımdan geçeni, muhtemelen hayır.
Neyse. Neyi çok yaşarsanız onda deneyim kazanıyorsunuz ya malum, hayatın kanunu, ben de bu mevzuda biraz deneyim sahibi oldum sanırım. Eh, deneyim de ne içindir? Sözde aynı hataları tekrar etmemek için. Bana sorarsanız daha çok aynı hataları tekrar ettiğinizde nasıl daha az hasar alabileceğinizi kendinize öğretmek için.
Yazının başlığında sözcüğü bölen bir tire var fark ettiyseniz. İsim yapan "lık" ekini hepimiz biliyoruz elbette, ama şu an fark ediyorum ki iki farklı anlama hizmet ediyormuş bu basit ek: biri arkadaşlık, dostluk gibi "bütünsel" kavramlarda, diğeriyse bir şeyleri "tutmak/saklamak/muhafaza etmek/biriktirmek" için kullandığımız eşyalar/yerlerde (kitaplık, buzluk, kömürlük, kalemlik vs).
Benim için arkadaşlık maalesef ikincisi olmuş sanırım. Arkadaşlarımı biriktirdiğim bir anı defteri, bir saklama kutusu gibi. Çok ilginç gerçekten.
Kendi beceriksizliğim, başarısızlığım, yetersizliğim gibi gördüğüm dönemler oldu/oluyor bu durumu. Ama artık bünyeye yüklenmenin ve her şeyi bu kadar aşırı önemsemenin faydadan çok zararı olduğunu görecek kadar durum yaşadım sanırım ve bırakıyorum. Huzurlarınızda kendimi emekli ediyorum bu alandan. Arkadaşlıktan değil de, arkadaşlığı fazla önemseyip aşırı emek verme kurumundan emeklilik yani.
Tabii yazı boyunca bahsini geçirdiğim durumlardan kastım, yıllar içinde en sık görüştüğüm, en çok emek/zaman ayırdığım, beni en iyi anladığını sandığım vs. arkadaşlar. Yoksa hâlâ her görüştüğümde çok mutlu olduğum, varlıklarını çok uzaklarda da olsalar hissettiğim, onlarla ilgili haberler aldığımda onlar adına mutlu olduğum kişiler hep var çok şükür. Misal bu blogdaki can kadınlar Şule ve Sevin, misal ta ortaokul yıllarımdan mektup arkadaşım olan ve Japonya'da olduğu halde en sık yazıştığım, birbirimize hayatlarımızla ilgili en sık haber geçtiğimiz sevgili Michiko, Fransa'da yaşayan ve çok az yüz yüze görüşebilsek de kalbinde yerim olduğunu bildiğim, kalbimde yeri olan sevgili Özge. Gerçekten yerleri çok ayrı bende.
Ama şunu da düşündürtmüyor değil bu durum. Acaba ben uzaktan mı daha iyi arkadaş olabiliyorum insanlarla? İlişki "yakınlaştıkça" ve yüz yüze görüşmeler sıklaştıkça mı sıkıntı çıkıyor, ya da işin suyu? Neyi beceremiyorum? Bunu sorgular oldum biraz, ama dedim ya, artık kendimi dövmeden. Çünkü değmiyor dayak yediğime. (Dayak yemenin "değdiği" bir şey var mı ki elif? Cümlelerini bi oku anacım baştan. Şiddetin her türlüsüne karşısın bunca, kendine neden bu şiddet a canım?)
Yıllar önce, oğlum çok küçükken bir gün babama bırakmıştım. Sadece bir akşam onda kalacaktı ve ben de arkadaşlarımla çıkacaktım. Daha bırakalı bir saat anca olmuştu ki "Bu çocuk beni dinlemiyor," diye aramıştı babam beni. Çok şaşırmıştım, zira fazlasıyla söz dinleyen, hatta sen kural koymasan kendi kurallarını yaratan bir çocuk. "Babacım," demiştim, "senin evin orası, neyin nasıl yapılmasını istiyorsan çok net bir şekilde ifade edersen anlayacak ve yapacaktır, emin ol" cinsinden bir şeyler demiştim.
Ertesi gün oğlumu almaya gittiğimde babam kendiyle ilgili bir itirafta bulunmuştu. Düşündüğümde hâlâ şaşırtır bu beni, çünkü onda çok sık şahit olduğum bir şey değildi özeleştiri. "Kızım," demişti, "o kadar uzun zamandır tek başıma yaşıyorum ki, evde benden başka biri olunca, küçücük çocuk da olsa, kavga edecek şeyler buluyorum. Çok acayip ama böyle."
Çok acayip ama çok da açık, dürüst bir şey değil mi bu? Kendini tanımak, kaç yaşında olursa olsun kendi arızalarının farkına varmak.
Belki benimki de bu nevi bir şeydir. Belki de ben uzaktan arkadaş olması/olunması gereken biriyimdir çünkü görüşmeler derinleştikçe düğümler artıyordur. Kablosunu parmağınızın etrafında özenle sarıp gayet düzgün bir şekilde çekmeceye bıraktığınızı sandığınız kulaklığı bir sonraki sefere illa ki karman çorman bulmanız gibi. Sanki o çekmecenin içinde görünmez küçük haylaz karıştırıcılar varmış da siz çekmeceyi iter itmez ortaya çıkıp her şeyi birbirine doluyormuş gibi. Anlamanın mümkün olmadığı.
Kendime haksızlık ettiğim çok konu oldu yıllar içinde. Artık etmiyorum. Gerçekten gereken emeği, özeni ve desteği verdiğime eminim kendi adıma. Ama olmuyorsa da olmuyor işte arkadaş. Diretmenin anlamı var mı? Yok sanki be elifcanım. Bi raad ol artık pliz. Kırk dokuz yaşındasın, hayat olduğu haliyle bile yeterince yorucu, bir de kendin yeni meseleler ekleme, yeter.
Arkadaşlar anlamında kendini çok yalnız hissettiğinde hep yaptığını yap, aç "Friends" dizisini en baştan, izle bütün sezonları arka arkaya. Ya da "Grey's Anatomy"ye dön ve gerçek hayatta karşılaşsan "your person" olabileceğine neredeyse emin olduğun Christina Yang'le buluş tekrar. "Broen"e dön, Saga'nın tuhaflıklarına rağmen onu ne kadar sevdiğini hatırla, ve dizi bittiğinde onu ve tuhaflıklarını nasıl haftalarca özlediğini.
Yazıyı buraya kadar okuduysanız helal olsun ve teşekkürler öncelikle. Bu on saniyelik story/shorts/reels yüzyılında uzun uzun blog yazısı okumak herkesin harcı değil malum. Ve belirtmek isterim bu bir şikayet postası değil. Sadece samimi bir iç döküş ve her zamanki gibi -yapmayacağım artık desem de- bir kendini sorgulama hali. Zira ne dertler var hayatta, benim derdim de bu yazdıklarım olsun.
Ben bu düşünceler/duygular içindeyken bir tesadüf diyebilir miyiz bilmiyorum ama Youtube kanalımda Burak Görün'le (instagramda "froggprince" olarak tanıyor olabilirsiniz kendisini) başladığımız kitap podcasti 3K Sohbetleri'nin yarın yayınlanacak ilk videosunda konuştuğumuz kitabın adı My Friends. Çok özel bir kitap, çok özel bir hikâye ve haliyle çok özel bir yazar (Fredrik Backman). Ben kitabı Storytel'de Amerikalı oyuncu Marin Ireland'ın muhteşem seslendirmesiyle dinledim. Sohbetimizi dinlemek ve yorumlarınızla katılmak isterseniz video yarın akşam 20:30'da yayında, bekleriz. Her ay başka bir kitabı konuşacağız.
Ve bir yazıyı daha bitirmenin vakti geldi. İçimden geçen şu şarkıyla. Ruhumda çok derin yankılar bulan şu sözlerle. Aslında Mor ve Ötesi'nin çok şarkısı ve çok sözü geçiyor şu an kalbimden, ama bu olsun hadi.
Yerimi bilmem
Bilmem, ne taraftayım?
Sesimi duymam
Ne zamandır araftayım?
Bilmem, ne taraftayım?
Sesimi duymam
Ne zamandır araftayım?
🎶
Yorumlar
Yorum Gönder