Derin İzler - 1 - Hatırlan(a)mayan Erken Çocukluk Dönemi
Ve işte buradayım. Kimiyle zaman içinde tanışma fırsatı bulduğum, kiminin saçının gözünün rengini bile bilmediğim blog dostlarımın arasında, güvende. Ve hazırsak (en çok da ben hazırsam) başlıyorum klavyemle derinlere dalmaya.
· · ·
Yukarıda gördüğünüz resim, son dönemde dönüp bakmaya çalıştığım çocukluğumdan bir kare (daha çok dikdörtgen ama olsun). Biz insanoğluna deniz benzetmesini yakıştıracak olsak, sonradan maalesef hatırlayamadığımız bir dönem olan çocukluğumuzun o ilk birkaç yılı da bahsi geçen denizin dibi, tabanı, en karanlık yeri. Karanlık ve sessiz olduğu için bir miktar ürkütücü, ama aynı ana rahmi gibi, aslında sakinleri için en güvenli, en rahat edilen yer. Nasıl migreniniz tuttuğunda ya da cidden derin bir uyku çekme ihtiyacı duyduğunuzda karanlık rahatsız etmez, bilakis rahatlatır, sakinleştirir, aynı o hesap. İşte çocukluğumun o hatırlayamadığım ilk birkaç yılını da nedense hep en huzurlu dönemimmiş gibi düşünüyorum. Çünkü insanın hatırladığı şey bir şekilde belirgin yer etmiş ruhunda demek değil midir? Bir ağırlığı vardır yani kalpte, zihinde, olumlu ya da olumsuz. Ama olumlu ya da olumsuz şekilde hatırlayamadığım o ilk zamanlar bende bir hafiflik, varla yok, hayalle gerçek arasılık hissi yaratıyor. Huzur da bir nötr olabilme hali sanırım bende.
Şimdiki fotoğrafların kalitesiyle kıyas kabul edemeyecek bulanıklıktaki bu fotoğraf da o diplerden işte. Netleşmesi için yukarılara, bu yaşıma, yüzeye yakın bir yerlere, ışığa yaklaşmam gerekmiş belki. Baktıkça görüyorum o çocuğu. Tabii sadece şimdiki aklımla. Keşke o zamanın saf aklıyla, henüz kırılmamış kalbiyle, yer yer öfkeye-hüzne-çaresizliğe kapılmamış tertemiz zihniyle görebilsem ama hayatın malumu, geçen geçiyor, giden gidiyor ve akan su asla aynı değil, dışarıdan aynı görünse de hep değişiyor ve bazen temizlenmediği gibi, gitgide bulanıyor, berraklığını yitirip dibi göstermemeye başlıyor.
Bir dizi yazı yazarken buldum kendimi son dönemde. Kendimle ilgili. Anı desem değil, deneme desem belki, kurgu desem, kurgulayan ben değilim, hayat, Tanrı, akış ne derseniz artık. Deniyorum işte, kendimi bu yaşta yeniden tanımayı, o yüzden en yakın durdukları yer denemenin belli belirsiz yamaçları sanırım bu yazı parçalarının. Denediğim yerden açılıyor zihnim. Hatırlıyor unuttuklarını bir bir. Sineye çektiklerini, affettiklerini, affettiğini sanıp hâlâ içinde yaşattıklarını, üzenleri, üzdüklerini, kalbinde minik siyah noktalar bırakanları, ve o noktalardan beyazlı pembeli minik çiçekler açtıranları.
Unutmak diye bir şey yok. Her şey derinde bir yerlerde sessizce bekliyor sadece. Görülmeyi duyulmayı fark edilmeyi falan değil. Sadece yeri yurdu orası olduğu için orada. Anılar, çocukluk, kapıya sepetle getirilen taze mi taze somunun ucundan alınan o nefis ısırık, o anı yakalayan annenin gözümüzde canlandırabildiğimiz, hatta belki babanın fotoğrafı tabettirdiğindeki olası gülümsemeleri.
Derinler hem çok soğuk, uzakta, karanlık, hem de bir o kadar sıcak, kalp mesafesinde ve ışıl ışıl, capcanlı. Hiç buz gibi bir tencereye dokunup yandığınızı sanarak panikle elinizi geri çektiğiniz oldu mu? İşte aynı o hesap.
Ya yakacak beni bu derin sulara inmeler, ya içimde uzundur sönmeyen birtakım ateşlere su serpecek ya da ikisi eş zamanlı olacak ve ben buhar olup su yüzüne çıkacak, çıktığım yerde havaya karışıp huzur bulacağım.
Not: Sevgili Mindmills ve Ekmekçikız, her gün değil di mi bu derinler? Haftada bir mi, birkaç mı, var mı bir kuralı nizamı? Etmeyin eylemeyin, derin sulara itmeyin bu garibi. :)
ya ama bu nasıl güzel bir fotoğraf, bayıldım :) ben derinlere inmeye cesaret edemedim şu sıra.hayat yeterince zorladı zira beni son 1 aydır. izlemekle yetineyim
YanıtlaSil