Köşesinde Mutlu Bir Küçük Keçi






23.09.2023

Sosyal medyaya uğramaz olduğumdan beri, hiç şaşırmadığım şekilde burada daha aktifim. Bu blog benim ilk göz ağrım, 2006'da başlayan, pek çok şeyi önce el yordamıyla kendi kendime, sonraları da burada sessiz ve derinden oluşan blog dostlukları aracılığıyla keşfederek bugünkü halini aldı. Şablonlar çokça değişti, içerik epey değişti, ama en çok ben değiştim, ya da aslında olmak istediğim kişiye biraz daha yaklaştım diyelim.


Burayı da kapatıp gittiğim, kapatmasam da çok uzun süre uğramadığım dönemler oldu, ama hep geri döndüm. Çünkü burası gerçekten sadece bana ait. Oradan buradan reklâm çıkmıyor ve bir sürü alâkasız paylaşıma maruz kalmıyorum. Sadece kendi seçtiğim bloglar var, onlar da liste halinde duruyor ve canım istediği zaman tıklayıp okuyorum. 

Sonra, yazıların içine fotoğraflar serpiştirmeyi seviyorum mesela, ama instagram'daki gibi resim koyma mecburiyeti yok; istesem sadece yazı yazıp paylaşabiliyorum. Sözcük sınırı da yok ve bu benim gibi çoklaflıgiller mensubu biri için paha biçilmez bir şey. Elbette defterde ya da word dokümanında da sınır yok, oralara yaz o zaman dediğim zamanlar da oldu kendime, ama paylaşmayı seviyorum. Tabiatımın getirdiği "çokinsan"dan uzak durma isteği ve tercihinden bağımsız bir şey bu. Bugüne kadar severek yaptığım, para kazandığım/kazanmadığım uğraşları düşündüğümde fark ediyorum ki benim keyif aldığım şey "aktarmak". Bende olan ne varsa aktarmak. İngilizce öğretmenliği, yoga eğitmenliği, çevirmenlik, yazarlık... Hepsi edindiğim bilgi ve deneyimleri dışarı akıtmak üzerine. Bende olanı, ben olmayan birilerine hem kendimden yola çıkarak hem de kendimden bağımsız şekilde iletmek üzerine. O kadar.

Bu arada bence bugün buranın müziği bu, dileyen tıklayabilir.


Fark ediyorum ki son üç haftadır paylaştığım her yazının içinde illa bu "sosyal medyayı bıraktım" vurgusu az ya da çok geçiyor. Bunun nedenini merak ettim ve üstüne düşündüm biraz. Birkaç farklı sonuca vardım:

1. Bağımlılık denen şey ha deyince geçmiyor, zehir bünyeden hemencecik atılamıyor. Uzun yıllar sigara içtiyseniz, ciğerlerinizden aylarca balgam atmaya çalışır ve gece öksürük krizleriyle uyanırsınız. Uzun süre bir insana bağımlı yaşadıysanız, bağımlı olmasanız da onu hayatınızın merkezinde bir yere oturttuysanız, bir sebepten görüşmemeye başladığınızda bir süre "ararsınız" o insanı, kafanızın içinde. Hayatınızda önemli bir şey olduğunda eliniz telefona gider ve artık görüşmediğinizi hatırlayıp önce şaşırır, sonra belki üzülür/kızar, sonra kabule teslim olursunuz. Sosyal medya da çok uzun yıllardır hayatımda olduğu ve özellikle son bir yıldır kitabımın çıkışıyla benim için daha aktif hale geldiği için, ara sıra bir tür yoksunluk sendromu geçiriyorum sanırım. Özlediğim için değil, alıştığım şey o olduğu için. 

2. Hoşuma gidiyor. Oralardan ayrılmış olma kararını verebilecek iradeyi bulmak bildiğiniz hoşuma gittiği ve bu hafifliği başkaları da bilsin istediğim için yazıp duruyorum belki, bundan emin değilim. Birileri için yazmadım hiçbir zaman, çok şükür, ama yazının başında dediğim o "aktarıcılık" ruhu var ya, bende olanı işine yarayabilecek başkalarıyla paylaşma isteği, o mânâda. Yoksa aman da ne kadar iradeli ve güçlü bir insanım diye değil. Öyle olsa bağımlı hale gelmezdim herhalde zaten. 

3. Az da olsa arada özlediğim şeyler oluyor, galiba hâlâ anmam biraz da ondan. Hiç yüz yüze tanışmadan oradan irtibat kurduğum bazı arkadaşlarımı, severek takip ettiğim ve belki bugün bu kararı almamda bile uzun vadede çok faydası olmuş birtakım hesapları özlüyorum. Özlediğim ve/veya bana iyi gelen profesyonel hesapları YouTube ya da blog vs. kanallardan bulmaya çalışıyorum. Ama büyük bir özlem değil bu, çünkü fark ettiğim en acayip şeylerden biri de şu: siz sosyal medyayı terk ettiğinizde, o da "siz oradayken" var olan tüm "ilişki ve etkileşimleriyle" birlikte "sizi terk ediyor". Şimdilerde yavaş yavaş beni burada bulduğunu söyleyen dostlar uğramaya başladı, ama bir elin parmakları kadar. Sanırım istediğim şeylerden biriydi bu: gerçekten ne yazdığımı merak eden, gerçekten benim yazı/üretim serüvenimi bilmek isteyen gelsin sadece. 

4. Dördüncü neden bu blogda her zaman dürüst ve açık olmuş olmam. Açtığım ilk günden beri. O yüzden de hissiyatım neyse açıkça o yansıyor buraya da. Instagram vs platformlarda da bence hep dürüst ve kendim gibiydim, ama özellikle kitap çıktıktan sonra işin çehresi biraz da vitrine ne koyalım gibi tuhaf bir şeye dönüşmüştü ve bu benim ruhumla çelişen bir şey, çünkü hiçbir zaman kendimi vitrine koymaktan hoşlanan bir yapıda olmadım. Ne çocukken, ne ergenliğimde, ne genç yetişkinliğimde, ne de şimdi, orta yaşlara gelmişken. Yazar fotoğrafı, söyleşi fotoğrafı, imza günü fotoğrafı, fotoğraf oğlu fotoğraf. Neymiş arkadaş bu fotoğraf. Kendimi göstermeyi bu kadar çok istesem çevirmen/yazar/öğretmen olmazdım heralde, ne bileyim manken, tiyatrocu, oyuncu, şarkıcı falan olurdum. Ki saydığım meslekleri yapanların bile hepsi göz önünde olmaya can atmıyordur eminim, ama işleri gereği mecbur kalıyorlar tabii. Yoksa yapı meselesi bu. Herkes ortamda en dikkat çeken olmak istemez. Hele ben. Kullanıcı adıma bakın yahu, köşenin delisi, hatta blogun eski sloganı gibi bir şey vardı: en dipteki köşe masada yüzü duvara dönük bir deli, cinsi bir şey. Hah, o benim işte, hayatta ve burada.

Toparlıyorum. Şimdi misal kaç sözcük yazdım hiçbir fikrim yok, kaç kişi bu yazıyı görecek, o görenlerden kaçı başlayıp offff çok uzatmış diye yarım bırakacak, kaçı bitirecek ama içi bayılacak, kaçı bitirecek ve kendinden bir şeyler bulacak, bilmem mümkün değil ve zaten bu önemli de değil. Çünkü amaç "beğenilmek" değil, bende olanı, olduğu haliyle paylaşmak. Sırf "aktarıcılık"tan keyif aldığım için. 

Tepeye koyduğum dağdaki keçi çizimini birkaç yıl önce yapmıştım. Ve son dönemlerde ne zaman sosyal medyaya ara verecek olsam bunu koyup bir süre yokum bay diye haber veriyordum nedense. Bu kez onu da yapmadım. Bir gün kafama dank etti, çıktım gittim. Kimin umurunda ki nereye gittiğim, neden gittiğim, ne zaman döneceğim, dönüp dönmeyeceğim? Orası öyle bir mecra ki giden hiç kimsenin yokluğunu hissettirmeyecek kadar çok şeyle dolduruyor zihni ve dahi "gözü". 

Gidince soran olmuyor çünkü;
  • çoğu kişi bunu fark etmeyecek kadar çok hesap takibinde ve okyanustan eksilen damlayı kim neden ve nasıl fark etsin allah aşkına.
  • eliftir ne yapsa yeridir, yine kapatmış, yakında geri gelir şeklindeki belki çok da yanlış olmayan "default" yargı.
  • takipçilerin bir sürüsüyle şahsen tanışmıyorum, dolayısıyla gittiğimi fark etseler bile bana ulaşma yolları sadece instagram olunca yapabilecek pek bir şey yok.
  • benimle uzundur kişisel düzlemde irtibatı kesmiş olup nedense hâlâ sessizce takip edenler için hesabımın "haber değeri" kalmadı. :D
  • Sonuncusu en önemlisi ve ilk dördünü de kapsıyor gibi: "aslında kimse kimsenin umurunda değil." Nokta net. 

Oh ya, toparlamam bile uzun sürdü ama ben paşa gönlümce yazdım.  Tükân senin elifcim. :) Küçük bir kasabanın dibinde bucağında kendi keyfin için açtığın bu minik, kendi halinde tükânı sadece ve sadece isteyen bulur, sadece gerçekten merak eden kapısından içeri adımını atar ve beğenmeyen çıkar gider, canı isteyen de çeker bir tabure saatlerce oturur içeride. 

Nihayetinde dünya üzerindeki bir sürü "köşe"den biri burası. Kimi döner gider yanından, kimi durur bekler, kimi başını kaldırıp bakar, neresiymiş burası diye. Ve Köşe'nin ne haberi vardır bundan, ne de umurundadır. Köşe köşe durur öyle, sadece var olarak, kendi halinde.


 


Yorumlar

  1. Mutlu küçük keçiciğim,
    Yazılarını öyle keyifle okuyorum ki bitmesin istiyorum. <3
    Seçtiğin müzikler de ayrı güzel. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de, ben de :-)

      Sil
    2. “Kim bu isimsiz yancı” yerine, “hah şule de gelmiş”’dediğini umuyorum :)

      Sil
    3. Ahahahaha Şule :D Senin adın neden çıkmıyor ya?

      Sil
    4. Sevinciğimmmm, ne mutlu oldum, tırınım tırınım 🎶

      Sil

Yorum Gönder