27 Şubat 2020

Pembe Sabah



Her şey birdenbire oldu. 
Birdenbire vurdu gün ışığı yere; 
Gökyüzü birdenbire oldu; 
Mavi birdenbire. 
Her şey birdenbire oldu; 
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan; 
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire. 
Yemiş birdenbire oldu. 

Birdenbire, 
Birdenbire; 
Her şey birdenbire oldu. 
Kız birdenbire, oğlan birdenbire; 
Yollar, kırlar, kediler, insanlar... 
Aşk birdenbire oldu, 
Sevinç birdenbire.


Orhan Veli Kanık

25 Şubat 2020

Çözemediklerimiz


Güneşin ışığı gözlerimde, ısısı alnımda,
Kulağımda önce Halo, sonra Fast Car, sonra Fields of Gold,
Elimin altında klavye, dilimin üstünde acı kahve.

Ekranda bir kadın, inanılmaz bir kalabalığın tam ortasında, tek başına. Sesi titriyor. Uzun siyah saçları yüzünün sağ yarısını kapatmış. Arada başını kaldırıp bakıyor, ama gözleri hep boşlukta sanki. Hatırlıyor, anlatıyor, gülüyor, ağlıyor, hatırlayıp anlattığı her şeyi o an orada tekrar yaşıyor. Dinleyen çok az kişinin gerçekten anlayabileceği, bilebileceği şekilde. 

Kadını tanımıyorum. Varlığından bir süre önce haberdar oldum. Vanessa'ymış adı. Dünyanın en tanınmış adamlarından birinin eşiymiş meğer. Kobe Bryant'ın. Ama ben onu aynı gün kocasını ve kızını kaybeden kadın olarak tanıdım ve hep öyle bileceğim artık. 

Basketbolla hiçbir alakam yok. Kobe Bryant'ın adını da sadece çok ünlü olduğu için duymuşluğum varmış; "mış" diyorum çünkü bunu bile helikopter kazası manşetlere çıkınca fark ettim. Kobe ve kızı Gigi'yle birlikte 7 kişi daha hayatını kaybetti. Haberi okurken beni en sarsan şey, Kobe Bryant'ın ulaşım için helikopter kullanmaya başlamasının sebebinin, kızlarıyla daha çok vakit geçirebilmek için olduğuydu. Kaderin cilvesi dedikleri şey mi? Bilmiyorum.

Niye oturdum hiç tanımadığım bir adamla kızına ve geride kalan ailesine ağlıyorum bilmiyorum. Kendi ülkemde her gün kaç insan ölüyor, hem de ne sebeplerden.. Bir dönem her satırını okuyup gözüme uyku sokmadığım, sonrasında delirmemek için okumamaya, izlememeye başladığım haberler.

Çözemediğimiz şeyler bu kadar gözümüzün önüne sunulduğunda insan olmanın ortak bilinmeyenleri daha net vuruyor galiba. Ölümün ve getirdiği acının ülkelerden, cinsiyetlerden, politikalardan, dillerden, dinlerden bağımsız en büyük ortak noktalarımızdan biri olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Ben bu tür haberleri izlemekten kaçan bir insanım. Çünkü biliyorum işte, olacak olan bu. Şiş gözler. Ağrıyan kalp. Anlayamayan zihin. 

Son iki yıldır sık sık cenazeye katılmak zorunda kaldım. Yaş itibariyle böyle bir döneme girdik sanırım.. ama kayıplarımız arasında henüz gideceğini düşünmediklerimiz de vardı, belki en çok onlar sarstı. 

Bir kayıp yaşandığında hayatı hatırlıyoruz. Her an gidebileceğimizi, o kapıdan çıkıp bir daha dönmeme ihtimalimiz olduğunu. Gidene ve kaybı yaşayana ağladığımız kadar kendimize de ağlıyoruz bencilce. Dünyanın öbür ucunda, hiç tanışmadığımız, huyunu suyunu bile bilmediğimiz birinin kaybına bu kadar içten ağlayabilmemiz bu yüzden. 

Hepimiz aynıyız. Sürekli birbirimize kızma sebepleri yaratıyoruz, onu dışlıyoruz, bundan hoşlanmıyoruz, filancadan nefret ediyoruz, falancayı çok biliyormuş gibi yargılıyoruz, ama ölüm hepimizin ağzının ortasına tokadı indiriyor işte. 

Ve koca gülüşlü bir adamla, ondan bile koca gülüşlü kızı bana dünyanın bir ucundan diğerine bunları yazdırıyor ve aslında tüm uçların birbiriyle bağlı olduğunu hatırlatıyor. Ne geride kalan karısının ve üç kızının, ne de yakın dostlarının hissettiklerini anlamam mümkün değil. Aynı en yakın dostum yıllar önce eşini kaybettiğinde ne hissettiğini asla tam olarak anlayamayacağım gibi.. ama Kobe Bryant'ın anma töreninde karısını ve dostlarını izlerken bir kez daha anladım ki hepimiz aynıyız. Yaşadığımız ülkeden, ünlü olup olmadığımızdan, yaptığımız işlerden, geldiğimiz yerlerden bağımsız şekilde aynıyız. Çözemediğimiz ve belki de çözmemiz değil hayatın en doğal parçalarından biri olduğunu kabul etmemiz gereken ölüm ve hissettirdikleri hepimizi ortak kılıyor. İstesek de istemesek de.

Peki hiç tanımadıklarımız için bu kadar üzülebilirken, en yakınımızdakileri nasıl böyle kolay kırıp yaralayabiliyoruz?

Hiç bilmiyorum..

Işıklar içinde olun Kobe ve Gigi. Hiç farkında olmadan kendime ve içimde olup bitene, gölgelerime bir kez daha bakmamı sağladığınız ve asıl önemli olanı hatırlattığınız için teşekkür ederim. 


kobe bryant with his daughter

24 Şubat 2020

Pazartesi Sabahı Yazısı

Pazartesi sabahları yoga dersi verdiğim küçük, güzel bir ekip var. Yanılmıyorsam iki yıldır (belki daha fazla süredir) birlikte çalışıyoruz. Onlar geleceği için Pazartesi günleri romana ya da yaratıcı başka bir yazıya odaklanamıyorum. Eh, madem bu ara Köşe'nin musluğu da açıldı, buraya ufacık bir şeyler yazayım da  zihnimin yazma kası başıboş bırakıldığını düşünmesin dedim.

Dersimiz sabahın erken bir saatinde. Benim uyandığım ya da oğlumun servisine, eşimin işine gittiği kadar erken değil. Ankara'da trafiğin bir anda sıkışmaya başladığı sekiz civarı işyerlerine akın saati kadar da erken değil. Herkes işine gücüne vardı, okullarda ilk dersler yapıldı bitti kadar erken.

Ev tam da dersi yaptığımız saatlerde güneş alıyor. Öğrenciler geldiğinde salon sıcacık ve aydınlık, Haydut çoğunlukla koltuğun tepesinde veya sıcak kalorifer peteklerinin üzerinde uykuda oluyor. Gelenlerin hepsi kedisever; o yüzden ders sırasında aramıza katıldığında kimse huzursuz değil. Bilakis, huzur veriyor varlığı. Minik patilerinin ahşap parkenin üzerinde çıkardığı pıtırtılar, bir anda göbeğini yayıp yanımıza yatıvermesi, baygın bakışları, ve yeterince sessizsek nefes alış verişlerinin çıkardığı dingin ses.


Bazı Pazartesiler "Of ya, ders olmasaydı da yazsaydım," diye uyanıyorum. Bir atalet oluyor üzerimde, bazen de sadece içimden gelmiyor, haftasonuna haftayı sonlandırma sakinliğinde geçmemiş oluyor ve yorgun hissediyorum. Ama ne zaman ki insanlar matlarına yerleşiyor, ben konuşmaya başlıyorum, büyülü bir şey oluyor. Ne ataletim, ne isteksizliğim, ne yorgunluğum ne uyuzluğum kalıyor. Ağzımdan hesapladığım kadar hesaplamadığım, öncesinde hiç düşünmediğim şeyler de çıkıyor ve ders sanki benden bağımsız, kendiliğinden akıyor. Ve istisnasız verdiğim her yoga dersi sonrası canlanmış,  şarj olmuş, neşelenmiş hissediyorum. Aynı 20 küsur yıldır İngilizce öğretirken olduğu gibi. O gün aklımı kurcalayan, canımı sıkan ne varsa ders anlatırken uçup gidiyor ya da kısmen çözülüyor.  Odağımı kendimden ve zihnimden başka bir şeye vermem, hemen her seferinde kafamın içinde dönenleri yumuşatıyor ve ipleri birbirine dolanmış yün yumağı yavaştan çözülüp normal şekline yaklaşıyor.

Kafanız karışıksa birilerine hizmet etmeyi deneyin. Ders anlatarak, yemek yaparak, bina çizerek, çim biçerek, dert dinleyerek, hayvan besleyerek, patik örerek. Kendinizde çakılı kaldığınızda düğüm büyüyor; odağınızı başkalarına bir şeyler vermeye kaydırdığınızdaysa, farkına bile varmadan çözülmeye başlıyorsunuz.

Malum, kediler gibi aşmış varlıklar değiliz. Huzur için uğraşmamız, vermemiz, bir şeylerden feda etmemiz ve "hatırlamamız" gerekiyor.

Herkese iyi haftalar olsun.