11 Eylül 2020

Kulağımıza Fısıldananlar


Buraya en son kafamın karışık olduğu bir dönemde yazmışım. Algıda seçicilik diye bir şey vardır hani; dikkatimizin çevredeki uyaranlardan belli birine yönelmesi, belki de içimizde olup bitenin yansımalarını dışımızda olup bitende görmeye başlamak. O son yazıda da, algım onca tatsız şeyin, "bugün Covid'den şu kadar kişi hayatını kaybetti" haberlerinin içinden intihar eden, hiç tanımadığım genç bir kadına yönelmiş. Şimdi dönüp bakıyorum da, sanırım tek sorguladığım insanın neden kendi eliyle ölüme gitmeyi seçebildiği değilmiş. Hayatta neyin gerçekten önemli, nelerin fuzuli olduğunu, kimlerin gerçekten yanımda, kimlerin belli koşullarla benimle olduğunu sorguladığım günlere bir kapı aralanmış, o zaman fark edememişim. Belki de hayatım boyunca bu ayrıma varmam gereken irili ufaklı çok kapıdan geçtiğim için bünye yorulmuş artık, görmek, bilmek, anlamak istememiş ve bahaneler uydurmuş. Bilemiyorum. 

O sıralar sabahları sebepsiz görünen çarpıntılarla uyanıyordum. İnsanın nefesi daha uykudan yeni uyandığı, en dinlenmiş olması gereken sırada kesik kesik olur mu? Birbirinin peşi sıra dizilen rüyalar değme korku filmlerine taş çıkarır mı? Çıkarır. Ve o rüyalardaki her sembol, her işaret gün gelir yerini bulur.

Sezgi dediğimiz şeyi biraz azımsıyoruz galiba. Sezgi, biz perde arkasında neler olup bittiğini bilmezken kulağımıza yaklaşıp, "Gözünü aç, "Bir adım atman gerekiyor," "Daha ne duruyorsun," ya da "Dikkat et," diye fısıldayan bir ses gibi. Varlığı sadece kulağına fısıldadığı insan tarafından fark edilebilen bir iç konuşmacı. Ve aslında, son dönemde çok popüler olan farkındalık sözcüğünün de öncülü. Önce seziyoruz bir şeyleri, bir his, pek tanımlayamadığımız ama orada olduğunu bildiğimiz, sonra fark ediyoruz, o hissin aslında ne olduğunu, hatta belki tanımlıyoruz onu, ya da önceden yaşadığımız bir şeyse adını koyuyoruz; ve sonraki aşama, eğer kendimize karşı yeterince dürüstsek, fark ettiğimiz o şey her neyse onu önce kabul etmek, sonra da yapılacak bir şey varsa, bir cesaret eyleme geçmek.

Ve ben başta - iflah olmaz bir şüpheci olarak hep yaptığım gibi - sezgilerimden şüphe duydum, onları sorguladım, ama o ses fısıldamaya devam etti. Her sabah uyandığınızda sizinle konuşan, göremediğiniz ama çok net duyabildiğiniz bir "şey" olunca, onu yok saymak pek kolay olmuyor. Ve sonra fark etmeye başladım. Baştan beri olup biteni anca anlamlandırmaya başlayıp geri dönüşler yaşayan şaşkın bir film karakteri gibiydim. İçinde yer aldığım konuşmalara, sahnelere dönüp tekrar tekrar, ama bu kez duygularımı bir kenara bırakıp izlediğimde, bir şeylerin epeydir yolunda gitmediğini gördüm. O bir şeylerin artık zaman olarak ilerisinde olduğum bir noktadan.

Ve düşünmeye başladım. Şu hayatta benim için kim, ne önemli, haftalarca saçmasapan kalp çarpıntısı çekmeme değecek bir durum var mı, yoksa ne zaman öleceğimi bilmediğim sınırlı ömrümde vaktimden, huzurumdan ve hatta sevdiklerimden mi çalıyorum? Eşime baktım, oğluma baktım, kedime, evime, işime, keyif aldığım uğraşlara, yazdıklarıma, kitap raflarıma, güneşe, göğe ve aynadaki yorgun aksime baktım. Böyle saçma tutunma dönemlerimi daha önce de çok görmüş, her seferinde bana güzelinden bir dost tokadı atmış (iyi bir şey bu, herkese lazım) dostumla konuştum. 

Ve dedim ki, bu kadar huzursuzsam bir şeyler yanlış. Başkası için değilse bile, benim için. Ve geri çekildim. Sezgi-farkındalık karışımı bir his rehberliğinde. Dışarıdan bakanlara bu çekilmem ani ve temelsiz göründü, ama elbette değildi.  O sezgiler benim sadece rehberim değil, koruyucummuş aynı zamanda, sakinleşip kendime dönünce anladım. Bilmeden bilmişim meğer.

Diyeceğim o ki, her şey göründüğünden fazla ve hiçbir şeyi tam olarak bilmemize imkân ihtimal yok. Ve fakat yaşamın karşısında hiçbir şey de göründüğü ya da olduğu kadar önemli değil zaten. O yüzden: