23 Kasım 2009

Kitap



İki hafta önce TÜYAP Kitap Fuarı’na gittim. İlk ve tek gidişimin 1994’te, ÖSS’den bir gün önce olduğu düşünülürse ne kadar heyecanlı olduğum tahmin edilebilir sanırım. Fuarın son iki gününe katılabilmek amacıyla, dersim biter bitmez terminale koşturup 16:00 otobüsüne bilet aldım. Hesapta beş saatte İstanbul’da olacağım, bir saatte de kardeşimle sevgilisinin kaldığı otele varsam, azıcık muhabbet, güzel bir yemek, sonra da ılık bir duş alıp cup yatağa…



Ne mümkün?! Hem nerede görülmüş ki hayallerin gerçek olduğu? Bir kere bahsi geçen fuarda İstanbul’un adı neden var hiç anlayamadım. Zira Tekirdağ’a daha yakındı kanımca! 16:00’da bindiğim otobüs 21:00’i biraz geçe İstanbul’a girdi. Garfield olup burnumu cama yapıştırdım denizi görebilmek için, ama köprüyü geçtiğimiz sırada hava çoktan karardığından hayal gücümün yardımıyla zihnimde beliren deniz imgesiyle yetinmek zorunda kaldım. Bana inmemi tembihledikleri yere vardığımızda saat 22:00 olmuştu. Servis yarım saat sonra geldi ve 15 dakika daha bekledi. Kalkış: 22:45. Servis şoförü: Burnundan kıl aldırmayan, benim hayatımda hiç olamadığım kadar özgüven sahibi, 17’lik, hadi bilemediniz 19’luk bıçkın bir delikanlı.



Deli: Afedersiniz… (Şirin görünmek için gülümsemeye çalışıyorum, ama yorgunluktan yamulmuş durumdayım aslında; çocuk da hiç etkilenmiyor zaten.)



Bıçkın: Evet?



Deli: Şeyy.. Büyükçekmece’ye gidiyorsunuz değil mi?



Bıçkın: Evet? (Bakışı görmeniz lazımdı… dövecek neredeyse; sigara keyfini bozuyorum “abi”nin)



Deli: Nereye kadar gidiyorsunuz Büyükçekmece’de?



Bıçkın: … (Kötü kötü bakıyor, herkes bilmek zorunda ya İstanbul denen dipsiz kuyuyu)



Deli: Şey varmış, Penguen Otel, Peng… ay neydi ya, Pe…?



Bıçkın: Büyükçekmece’de indiriyoruz en son, bilmiyorum orayı ben. (Suratıma bile bakmıyor ama)



Deli: Ben oteli aradım, oraya en yakın sizin servisiniz geçiyormuş. Bu saatte başka araç beklemeyeyim şimdi, siz bırakıverseniz, çok yakınında duruyormuşsunuz zaten.



Bıçkın: Büyükçekmece’de bırakıyoruz.



(Tövbe tövbeeeee…. Mal mısın nesin be adam, anladık onu…)



Ve Deli servise biner. Önünde yanında oturan bir-iki kişiyi dener; yok, en son o inecektir belli ki… Çaresiz kucaklar çantasını, dayar yorgun kafasını pis cama, başlar tıngır mıngır gitmeye. Git, git, git, git… şaka mı? Tekirdağ tabelaları çıkmaya başlar. Yolcular teker teker iner. Yolun sonu olduğunu tahmin ettiği bir yerlerde Bıçkın insafa gelip otelin adını sorar, dolandırır, dolandırır otobüsü, ve neresi olduğu hakkında hiçbir fikri olmayan bir yerde indirip eliyle tarif eder Deli'ye yürümesi gereken yeri. Senli benlidir tabii ki. (Yaşımı, işimi gücümü,çoluğu çocuğu vs. öğrense inanmaz bile, o kadar sümsük görünüyorum kotum ve spor ayakkabılarımla muhtemelen.)


İndiği yerin iki adım ilerisinde gördüğü vişne çürüğü rengindeki taksiye yürür hızlı adımlarla Deli (oradaki taksilerin o renk olduğunun ayırdına sabah varacaktır ancak) ve 3 dakika sonra oteldedir. Kardeşi ve onun o saatte bile cin gibi olabilen kedi sevgilisiyle biraz muhabbet, sonra onları odadan kovmaca ve duş ve cup yatağa.



Veee ertesi gün. Perdeyi açıp dışarı bakıyorum denizi görebilme umuduyla. Taaa uzakta mavi bir düzlük var sanki? Bu mudur? Yok, bu değildir. Deniz görmek böyle olmaz. Deniz görünce başı döner insanın, gözleri dolar, hülyalara dalar falan. Bense esniyorum. Vazgeçip aşağı iniyorum. Güya kardeşim ve sevgilisiyle kahvaltı edecektik ama kalkamadılar besbelli. Kahvaltı salonunda ceketli-kıravatlı bir amca var; aklınca çaktırmadan beni inceliyor. Ben çok mutluyum nihayet mideme bir şeyler gireceği için. Sonra ekibin geri kalanı (hemen ekibe dahil ettim kendimi tabii) da geliyor, kahvaltılarını ediyor… ve nihayet yola koyuluyoruz.



Kitap fuarı. İstanbul’da. Hem de bir Cumartesi günü. Tam anlamıyla delilik! Gözüm dönüyor. Bir stand bitmeden diğerine koşuyorum; utanmasam kaçmasınlar diye iple bağlayacağım birbirlerine. 15 dakika içinde yanımda getirdiğim nakit paranın yarısını harcıyorum. Sonraki yarısını da günün geri kalanına dağıtıyorum azar azar.



Cervantes, Küba ve Venezüela’nın standları olacak yazıyordu programda, ama günler önce toplanıp gitmişler. Çok üzülüyorum. Beni tanıma fırsatını kaçırdıkları için tabii ki, ehehehe, ucuz yırttı aslında adamlar. Yine de bir sayfası İspanyolca bir sayfası Türkçe bir Neruda kitabı buluveriyorum son anda. Mutluyum çok. Elimdeki torbalar gittikçe ağırlaşıyor. Bu kendime, bu hediye, bu kendime, bu da kendime, bu da, bu da, bu da… bu hediye, bu kendime… Çıldırmış gibiyim!



Arada, o zamana kadar hiçbir kitabını okumadığım Buket Uzuner’in “Gezi ve Kadın” konulu söyleşisine katılıp gıptayla dinliyorum anlattıklarını, yutuyorum her anlattığı anıyı, ve kızıyorum kendime, çok ama çok kızıyorum.Oğlumun doğumundan önceki uzun süreyi, yılları gezmeyi sadece hayal ederek geçirdiğim ve çantamı sırtıma alıp dünyayı gezmediğim için.



Sonuç: Bir sürü bir sürü bir sürü yeni kitabım oldu!! Daha okuma fırsatı bulamadığım bir sürü başkalarının üzerine eklenip hayal dağımın karlı tepelerine yerleştiler. Bakıp bakıp mutlu oluyorum. Henüz kırılmamış kapaklarına, eskitilmemiş sayfalarına dokunup seviyorum onları. Bir ona başlamaya yelteniyorum, bir buna; halbuki elimde bitmemiş kitaplar var hala. Gözüm dönüyor, hepsini birden okumak istiyorum. Kardeşimin beş günde beş kitap bitiren güzel sevgilisi geliyor gözümün önüne. “Nasıl ya?” diyorum, kıskanıyorum resmen.



Kadim bir dostum çekip alıyor beni neyse ki akşam fuardan. Hem kredi kartlarına musallat olma ihtimalim ortadan kalkmış oluyor, hem de üç yıldır görmediğim dostumla biraz olsun (az, çok az...) hasret giderme şansı buluyorum. Birlikte açıp bakıyoruz aldıklarıma tek tek. Çok mutluyum. Kitapların arasında, darmadağın, yerlere, koltuklara saçılmış bir sürü kitabın arasında.



* * *



Kitaplara olan düşkünlüğümü bilen Peri, bu çok zayıf noktamdan vurmuş beni. İspanyol edebiyatıyla pek ilgim olduğu söylenemez. Daha çok Latin Amerika yazarlarının biyografilerini ve romanlarını topluyorum sanırım. Biriktirip biriktirip sonra da karşılarına dikilip kararsız kalıyorum ve başka bir şey okumaya başlıyorum. Bir de zar zor ele geçirdiğim orijinal (İspanyolca) kitaplar var ki, onları ancak ara sıra tek başımayken ve yüksek sesle İspanyolca bir şeyler telaffuz etme havasındaysam karıştırıyorum. İspanyolca kitap okumak, henüz ne mümkün! J


İşte Peri’nin soruları ve benim cevaplarım:



1. Şu an okumakta olduğunuz kitap nedir? Kısaca konusunu anlatır mısınız?



· Buket Uzuner – Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları: Yeni bitti. Okumaya asla doyamadığım iki tür var zaten: gezi ve yaşam öyküsü. Uzuner’in takma isimle yazılar yayınladığı ilk gençlik yıllarında Norveç, İsveç, Finlandiya, Cezayir, ABD, Danimarka ve Rusya’ya yaptığı geziler. Gezi dediysek, biz gezi fakirleri gibi 3-5 gün değil, aylarca, bazen yıllarca kalmış oralarda. Yaşamış, okumuş, çalışmış, aşık olmuş… Gıpta ederek okudum. Yok, yalan söyledim. Basbayağı kıskandım işte.


· Italo Calvino – Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu: Yazarın kendi kitabıyla/kitaplarıyla ilgili yorumlarını içeren sunuş kısmı protesto ederek atladığım (neden bu tür yazıları kitabın başına koyarak benim kitapla kuracağım ilişkiyi şekillendirmeye çalışıyorsunuz ki ey yayıncılar?! Biz birbirimize yeteriz kitapla), başlarını ilginç bulsam da başlarının hemen arkasından gelen kısımda biraz daralıp ara verdiğim (işte o araya girdi Buket Uzuner’in kitabı) ve sonra yeniden başlayıp bir şekilde içine girdiğim kitap. Henüz 50. sayfayı geçmiş değilim ama şu ana kadar olanları özetlemek gerekirse, kitap iki daldan ilerliyor diyebiliriz. Bir, yazma/okuma alışkanlıkları üzerine saptamalar; iki, satın aldığı bir kitabın formalarının yanlış basıldığını, daha doğrusu iki kitabın birbirinin içine geçtiğini gören bir kadın ve bir erkek. Aşk var galiba J


· Mario Levi – Bir Şehre Gidememek: Bu da Calvino’yu okumaya çalışırken araya aldığım kitaplardan. Sevdim. Çok güzel tespitler, laflar, kalp kıran hatırlatmalar var. Okumakta olduğum ilk Mario Levi kitabı. Öykü kitabı diye geçiyor ama öyle klasik öykü beklememek lazım. İnsan ruhu öyküleri daha çok sanki.



2. En son aldığınız kitap?



Yani fuardan aldıklarım… ayıp değil mi yahu bu kadar çok kitabı aynı anda yazmak… neyse… yalnızca kendim için aldıklarımı yazıyorum o halde…


· Mario Levi – Bir Şehre Gidememek


· Buket Uzuner – Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları / New York Seyir Defteri / Şehir Romantiğinin Günlüğü / Yolda


· Nedim Gürsel – Güneşte Ölüm: İspanya İzlenimleri / Resimli Dünya / Bir Avuç Dünya: Toplu Gezi Yazıları (1977-1997)


· Pablo Neruda – Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı


· Alberto Manguel – Okuma Günlüğü


· Antoine de Saint-Exupéry – Gece Uçuşu


· Feridun Andaç – Edebiyatımızın Kadınları / Doğan Hızlan’la Denemenin Dönencesinde


· Iris Murdoch – Kara Prens


· Hubert Selby Jr. – Brooklyn’e Son Çıkış



3. Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz hangisidir?



Bu zor bir soru olmuş… birkaç tane seçtim, bir sürüsüne haksızlık ederek…



· Latife Tekin – Ormanda Ölüm Yokmuş


· Alain de Botton - Seyahat Sanatı


· Michael Coren – J.R.R Tolkien: Yüzüklerin Efendisi’nin Yaratıcısı


· Dorothea Brande – Yazar Olmak


· Paul Auster – New York Üçlemesi


· Murathan Mungan – Yazıhane


· Aslı Erdoğan – Kabuk Adam / Kırmızı Pelerinli Kent


· Irvin D. Yalom – Nietzsche Ağladığında


· Fyodor Dostoyevski – Suç ve Ceza


· Mîna Urgan – Bir Dinozorun Anıları



4. Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de sizi illallah ettiren kitap hangisidir?


Neden utandığımı bilmemekle beraber, utanarak söylüyorum, Orhan Pamuk’un ve Elif Şafak’ın farklı kitaplarına farklı dönemlerinde tekrar tekrar başlamama rağmen sonuç hep hüsran oluyor. Elif Şafak’ın bitirebildiğim iki kitabı oldu şu ana kadar: Siyah Süt ve Aşk. Diğerlerini tekrar denemedim bir daha. Elbet bir gün. Orhan Pamuk’a gelirsek… sadece Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmayla birlikte bir-iki konuşmasını daha içeren o ufacık kitapçığı okumuştum. Üç farklı kitabına başlayıp bitiremedim maalesef. Yeteneksiz miyim acaba?



Bir de Epepe var. Kesinlikle illallah demediğim, ama her başladığımda (en az üç kez başladım bu kitaba ve her seferinde nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde evin bir yerlerinde unutup aylar sonra tesadüfen buldum ve tekrar başladım) yarım bıraktığım ve nihayet bir arkadaşıma hediye ettiğim kitap. Hala sonunu çok merak ediyorum. Gidip yenisini alayım bari… (Yaşasın kitap almak için uydurulan bahaneler!! :D)



5. Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap nedir?



İsmen-cismen bir şey yok aklımda ama büyük ihtimalle bir biyografiye başlarım (Marquez- Anlatmak için Yaşamak olabilir), bir de gezi kitabına (Buket Uzuner’in New York Seyir Defteri mesela, zira New York yeni meraklarım arasında).



Henüz okumadığım ve okumamış olmaktan utanç duyduğum öyle çok klasik var ki, belki ben de bir an önce onları bir sıraya sokup okuma programıma almalıyım. Sorun şu ki, planlı-programlı okuyabilen bir insan değilim maalesef. Evde milyon tane okunmamış, yepyeni kitap dururken, hiçbirini o anki ruh halimle bağdaştıramayıp gidip yenisini/yenilerini seçtiğim oluyor. Hem de sık sık.



Saat gecenin on bir buçuğu olmuş. Bu yazıyı biran önce bitirip kendi kendime konuşmalarıma/yazmalarıma dönmek istiyorum ama yoruldum galiba. Yine de çok keyifli oldu koşup koşup kütüphaneye gitmek ve kitapları yanıma dizip böyle listeler yapmak. Sağol Peri. J



Eh,iyi geceler o zaman. İyi okumalar, iyi yazmalar…



Not: Bu bir mim yazısıydı. Ben de kitap, oyun ve filmler üzerine açtıkları yeni blogun(http://www.kedilervekitaplar.blogspot.com/) şerefine kitap kurtları Umut ve Çavlan’ı mimliyorum madem. Konu cuk oturmuş zira. Bekliyoruz…;)

7 yorum:

endiseliperi dedi ki...

ama ne enerji, elif! taa ankara'dan kalkıp, kitap fuarına gelmişsin. ben bir kez gittim, bir daha da gitmedim. o zaman da bir yemek kitap almıştım kendime, imzalı filan:) şu fuar denen hikayeyi hiç bir zaman çok anlamlı da bulmadım. yıl içinde hangi kitapları alacağımızı listeleyip, idefiks'e sipariş veriyoruz. şahane!

çok teşekkür ederim mime hemen yanıt verdiğin için. çok da hoş bir yazı olmuş bu. istanbul'da bu sıralar deniz görünmüyor. ben şu an pencereden bakıyorum mesela, denizin olması gereken yerde koyu bir beyazlık var.

öpüyorum çok ve sevgiler.

Negra Sombra dedi ki...

Merhabalar Elif Hanım,
blogunuzu 1-1.5 ay kadar önce keşfettim sanırım, bir şeyler araştırıyordum anahtar kelimeler toplaştı sizin bloga yönlendirdiler beni :) iyi ki de öyle oldu. aynı gece tüm yazılarınızı okudum..bakış açınızda, hislerinizi tercüme şeklinizde hatta kaygılarınızda bile kendimden çok şey buldum.
En son yazınızın üzerinden baya bir zaman geçmişken, ben de hayıflanıyordum acaba ne zaman yazar bir daha diye? çok sevindim bu gece, harika bir yazı olmuş.umarım daha sık yazarsınız ben de memnuniyetle bir dost sesiymişçesine takip ederim sizi.

Sadece hissettiklerimi yazmak istedim. Umarım ömür boyu bu endişeli ve naif tavrınızı korursunuz. Sevgiler.

Köşenin Delisi dedi ki...

Peri ben de şaştım kendime ve enerjime valla, haklısın :) Ben seviyorum kitabı birinci elden almayı, dolaşıp dolaşıp seçmeyi, ya da seçemeyip iki-üç tane birden almayı :)) Ama fuar cidden çılgınlık, cidden :)

Merhaba Negra Sombra,
Çok mutlu oldum yazılarımı beğendiğiniz için, sağolun. Sık sık yazma sözü maalesef veremiyorum, çünkü - buranın eski ve sıkı takipçileri bilir- banaa geliyolar arada ve kapatıveriyorum blogu, ya da kaldırıveriyorum yazıları, sonra zaman geçince sakinleşip tekrar yayınlıyorum falan... böyle deli bi halim var maalesef :) Ama inanın çok iyi geldi sözleriniz, tekrar teşekkürler.

Kadının Biri dedi ki...

Aynı burcun benzer kadınları olarak kitap listelerimizde hayli benzerlik var Delicim:)) Ben Buket Uzuner'i üniversitedeyken keşfedip epey kitabını okumuş sonra da temelli bırakmıştım bir söyleşisinde tavırların rahatsız olunca.
Bu arada biyografi ve gezi yazısı okumak şahane fikir zira bu aralar roman okumak bana inanılmaz vakit kaybı gibi geliyor. Başlayıp bıraktığım bir sürü roman rafta beklerken, ben de araştırma kitapları falan okuyorum.
Satın almak, sıraya koymak/koyamamak, okumamak, hangisine başlayacağını bilememek, hepsine başlamak istemek konusunda söylediğin herşeye katılıyorum.
New York lafını duyunca gözlerim parlıyor. Birlikte mi gitsek? Benim fikrim bir konferans sunumu ayarlayıp hem de harcırahlı gitmek;)
Bu arada elimde Buket Uzuner kitapları var ödünç almak istersen.

Köşenin Delisi dedi ki...

Çok düşünen arkadaşım :)) Hiç şaşırmadım listelerimizin benzemesine :) Buket Uzuner'in gezi kitaplarının hepsini aldım sanırım; bir de son kitabı "Yolda"yı. Bir tane de annemden gelen bi romanı var sanırım evde. Ama teklifin için sağol yine de :)

Biyografi okumaya bayılıyorum ben. Benzediğin insanlar, asla olamayacağın insanlar, muhteşem özellikleri olmasına rağmen acılar içinde kıvranan insanlar... ufku açan bir şey bence biyografi okumak. En son, bahsettiğim şu Buket Uzuner kitabını saymazsak, Simone de Beauvoir/Özgürlüğü Yazmak adlı biyografiyi okudum ve aşık oldum kadına. Hatta "Evlenmeseymişim ben de Simone de Beauvoir olabilirmişim" gibi iddialı bir laf sarf edebilecek kadar yakın buldum kendime. Bil bakalım burcu ne Beauvoir'ın?? ;)

New York'a beraber gidelim evet evet evet evet... Bu konferans sunumu hazırlayıp dünyayı ucuza gezme fikri beni bir süredir acayip cezbediyor; gerçekten çok akıllıca bir iş yahu :) Yapalım, valla da yapalım billa da yapalım. Ama cidden yapalım bak. Ben hemen araştırmaya başlayayım hatta, haberleşelim. Bulduk ettik, yazdık, sildik, bi daha yazdk, verdik, kabul edildi, edilmedi... önümüzdeki on yıl içinde gideriz işte :P yok yok şaka yapıyorum, cidden bi araştıralım yahu.ayyyyy çok heyecanlıı oleeeey :))

Pişt kocalar, biz New York'a gidiyoruz, haberiniz ola ehehe :))

Ya çok düşünen kadıncım, bu vesileyle sen de mimlenmiş ol (ya da ne deniyorsa ona işte), sen de yaz kitaplar hakkında..nutfenn :)

Ağaçkakan dedi ki...

Haaaaayıııır! Ben gelicem New York'a seninle! Kusura bakmayın çok düşünen kadıncım. Kıskanırım, paylaşamam :)Ama madem deliciğime bu kadar benziyorsunuz sizinle de anlaşabiliriz sanırım...

Ağaçkakan dedi ki...

Haaaaayıııır! Ben gelicem New York'a seninle! Kusura bakmayın çok düşünen kadıncım. Kıskanırım, paylaşamam :)Ama madem deliciğime bu kadar benziyorsunuz sizinle de anlaşabiliriz sanırım...